Minimalizm, akışkanlık ve özgürlük temaları çerçevesinde Alara Orbay ile tasarım dili, ilham kaynakları, yavaş moda anlayışı ve İstanbul’un koleksiyonlarına yansıyan çok yönlü ruh hakkında bir sohbet gerçekleştirdik.
Alara Orbay’ın eserlerinde ilk dikkati çeken unsur, sessiz bir netliktir. Gösterişten uzak, ancak güçlü bir karaktere sahip olan sade bir estetik söz konusudur. Zamansızlık, akış ve özgürlük kavramları etrafında gelişen bu tasarım dili, Orbay’ın modaya yaklaşımını da özetlemektedir.
Koleksiyonlarını hızdan ziyade his, trendlerden ziyade duruş üzerinden oluşturan Orbay ile yaratıcılık süreci, ilham kaynakları ve İstanbul’un tasarımlarındaki ruhu keşfettik.
Alara Orbay kimdir? Kendi hikayesini paylaşır mısınız? Moda serüvenim Londra’da başladı. Eğitimimi Central Saint Martins sanat ve tasarım okulunda tamamladım. Londra’da moda tasarımı eğitimi almak, tasarım disiplinimi şekillendiren ve bakış açımı genişleten önemli bir adım oldu. Burada yalnızca tasarım yapmayı değil, bir fikir, duygu ve kimliği koleksiyon diliyle ifade etmeyi de öğrendim.
Profesyonel kariyerime Londra’da Selfridges’te vitrin tasarımcısı olarak adım attım. Bu deneyim, modanın sadece bir kıyafet değil, aynı zamanda bir hikaye anlatımı olduğunu kavramamı sağladı. Mekan, ışık, kompozisyon ve kurgu ile bir markanın ruhunu görünür kılmayı burada keşfettim.
Selfridges’teki çalışma dönemimde kendi markamı adım adım oluşturmaya başladım. Pop-up butiklerle tasarımlarımı tanıttım, kurumsal hayatın disiplinini sürdürürken kendi estetik dünyamı inşa ettim. Daha sonra farklı tasarımcılarla bir mağaza kiralayarak ürünlerimi doğrudan müşterilere sundum. Bu süreç, markamın kimliğini güçlendirdiğim ve tasarım dilimi daha net ifade ettiğim bir dönem oldu.
Yıllar sonra İstanbul’a dönme kararı aldım. Nişantaşı’nda kendi atölyemi kurarak üretim sürecimi daha kişisel ve özgür bir hale getirdim. Bugün tasarımlarımı İstanbul’daki atölyemde hayata geçiriyorum ve Londra’da edindiğim yaratıcı bakış açısını bu şehrin kültürel zenginliğiyle harmanlıyorum. Benim için marka, yalnızca tasarım yapmak değil, bir yaşam hissi yaratmaktır.
Markanızın “DNA’sını” üç kelimeyle tanımlasanız bunlar ne olurdu? "Şık" çünkü zamansız bir elegan anlayışını benimsiyorum. Trendlerden bağımsız, uzun yıllar kullanılabilecek parçalar tasarlamayı amaçlıyorum.
"Özgür" çünkü tasarımlarımın kadına alan açmasını istiyorum. Hem hareket özgürlüğü hem de kendini ifade etme özgürlüğü… Benim için moda, sınırları kaldıran bir ifade biçimidir.
Geri dönüp bakacak olsam, ilk koleksiyonuma şunu söylemek isterdim: "Sen aslında benim gideceğim yolu en başından doğru tarif etmişsin." İlk koleksiyonum, tamamen ipek kumaşlardan oluşan, akışkanlığı ve hafifliği ön plana çıkaran bir çalışmaydı. İlhamını Mevlevi semalarından, o dönüş içindeki denge ve sadelik duygusundan alıyordu.
O koleksiyon, markamın özünü net bir şekilde ortaya koymuş. Sadelik, akış, zarafet ve özgürlük… Hâlâ aynı dili konuşuyorum; sadece zamanla daha derinleşmiş ve rafine olmuş bir haliyle.
Bir kıyafeti "tamamlanmış" kılan son dokunuş nedir? Benim için bir kıyafeti “tamamlanmış” kılan, üzerimde ya da model üzerinde hareket ettiğinde verdiği histir. Eğer tasarım hem görsel olarak dengedeyse hem de içindeki kişiye güçlü ve rahat bir his veriyorsa, o parça benim için tamamlanmıştır.