Erkek Giyiminde Dönüşüm
Bu sezon erkek moda anlayışında, kıyafetlerin kendisinden çok, yarattıkları etkiler ön plana çıktı. Bazı stiller hızlıca geçerken, bazıları gün içinde yürürken ya da bir vitrine bakarken tekrar aklıma düştü. Genel olarak daha sakin ve dengeli bir dönem yaşandı. Erkek giyimi, bu defa ifade etmek yerine, varlığını sürdürmeyi tercih etmiş gibiydi.
Saint Laurent'ın Etkisi
Sezonun merkezinde kesinlikle Saint Laurent yer aldı. Anthony Vaccarello’nun sunumu, bir defileden ziyade, kısa bir zaman dilimini hissettiriyordu. Giovanni’s Room’daki içsel gerilim, burada giysilerin tavırlarında kendini gösteriyordu. Erkeklik, güçlü görünme çabasını bir kenara bırakmış; kırılganlığını gizlemiyor ama abartmıyordu.
Ceketler, belirgin vatkalarla birlikte yanlardan hafifçe daralan, bedeni hatırlatan ancak feminenliği aşmayan bir yapıdaydı. Uzun paltolar, silüeti uzatırken sert bir görünüm yaratmıyordu. Pantolonlar ise geniş ve akıcıydı; ayakkabılar ise belirgin bir kırılma yaratacak kadar uzun kesilmişti. Diz üstüne kadar çıkan parlak çizmeler, yürüyüşü ağırlaştırarak görünümün ritmini değiştiriyordu.
Buradaki erotik olan, açıklık değil, kontrol altında tutulan bir mesafe olarak öne çıkıyordu. Siyah, bu noktada bir renk değil, yüzey işlevi görüyordu. Saint Laurent, erkek giyiminin en güçlü haline, sessizliğinde ulaşabileceğini hissettirdi.
Dior ve Louis Vuitton'un Yaklaşımları
Dior, mesafeli bir hayranlık uyandırıyordu. Terzilik güçlüydü, anlatım tutarlıydı ve her şey yerli yerindeydi. Görsel olarak etkileyici olsa da, benimle kişisel bir bağlantı kurmuyordu. Daha çok izlenip takdir edilen, ancak içine girilemeyen bir alan gibiydi.
Louis Vuitton’da bazı anlar gerçekten etkileyiciydi; özellikle katmanlar ve renk kullanımı açısından. Ancak genel olarak, bu koleksiyon da mesafeli bir duruş sergiliyordu. “İyi” kelimesinin karşılığı gibi bir izlenim bıraktı.
Prada'nın Farklı Yaklaşımı
Prada ise her zamanki gibi huzur vermekten uzaktı. “Pentimento” kavramı, yani geçmiş izlerin yüzeyde kalması, koleksiyonun ruhuna işlemekteydi. Giysiler yeni görünse de, sanki daha önce var olmuş gibiydi. Kusursuzluktan ziyade, kullanılmışlığın estetiği öne çıkıyordu. Prada’da beden ile giysi arasında bilinçli bir mesafe mevcut; her şey net bir şekilde açıklanmıyor. Bu alan rahat bir ortam sunmuyor, aksine düşünmeye zorlayan bir alan yaratıyor.
Bu sezon, erkek giyiminin artık bağırmak istemediğini düşündürdü bana. Kendini kanıtlamaktan çok, varlığını sürdürmeyi tercih ediyor. Ve bu duruşu en sade, en derin ve en kişisel hale getiren marka benim gözümde hala Saint Laurent. Bir defileden ziyade, akılda kalan bir his gibi.
İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> Georges Hobeika İlkbahar/Yaz 2026 Couture Koleksiyonu: “L’amour”