İçeriğe geç
13 Ekim 2026 Salı
Esra TELLİOĞLUKöşe Yazarı

"Bizim Çocuk Masum, Ama Memleket Yoz"

25 okunma7 dk okuma
"Bizim Çocuk Masum, Ama Memleket Yoz"
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Uzun bi aradan sonra bugün Yazar Gazetesi'inde siz değerli okuyucularımla buluşmanın heyecanını yaşıyorum. Burası benim için eleştirel iç dünyamın dış dünyaya söylemek istediklerini aktarmak adına özgürce bulunduğum nadir yerlerden biri. Yazmak tabi ki öyle kolay da bir iş sayılmaz. Ne kadar özgürüz desek de lügata dikkat etmekte fayda var. Arada sorularımla sizlerin de düşünmesine vesile olabilirsem ne mutlu bana. O zaman hem ben hem de sizler iç dünyama tekrar hoş geldiniz. Bugün belki pek de duymadığınız bir başlık cümlesi ile geldim huzurunuza ''Veled Mazbut, Velakin Memleket Puşt'' 

Eski İstanbul tulumbacılarının, külhanbeylerinin ve sokak felsefesinin o kendine has, dobra lügatından süzülen çok meşhur bir sözdür bu. Bize şunu söylüyor. Çocuk temiz, dürüst, terbiyeli ama kabahat onda değil. Gelin görün ki çevre, düzen ve zemin tekinsiz, ayartıcı ve çürümüş. Hatta bir çok ailede gençlere şu sözler daha çok söylenir ''sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum'' daha tanıdık bir cümle öyle değil mi? 

​Sokaktaki insanın bir haksızlık karşısında omuz silkip kurduğu bu cümlenin altında, aslında modern sosyal bilimlerin onlarca yıldır tartıştığı devasa bir problem yatar. 

Bireysel erdem ile yapısal ahlak arasındaki derin uçurum.

​Günümüz Türkiye’sinde sokakta kime kulak verseniz benzer bir çelişkiyi dinlersiniz. Anne babalar çocuklarını "dürüst ol, yalan söyleme, hakkın olmayana el uzatma" diyerek büyütür. Gençler dirsek çürütür, sınavlara hazırlanır, diplomalar alır. Bireysel düzlemde herkes "mazbut" bir hayat sürmenin formülünü arar. Fakat o genç kapıdan dışarı adımını atıp toplumsal hayatın, bürokrasinin veya piyasanın içine girdiğinde bambaşka bir gerçeklikle yüzleşir ''Liyakat'' 

Sahi neydi gerçekte bu Liyakat; Türk Dil Kurumu'na göre ''bir kimsenin üstleneceği görev veya pozisyona değerli, iş bilir, ehil ve yeterli olması durumu'' Çoğumuz bunu bu şekilde zaten biliyor ve kabul ediyoruz ama zihnimizde. Peki o genç dışarı çıktığında gerçekte neyle karşılaşıyor bilin bakalım?

Evet maalesef liyakatin yerini alan ahbap-çavuş ilişkileri, kurallara uyanın "enayilikle" damgalandığı ve kuralı çiğneyenin ödüllendirildiği bir toplumsal zeminle. 

İşte bu modern psikoloji ile davranışsal ekonominin kesiştiği o devasa sorunun ta kendisidir. Peki sizce bireysel erdem, bozuk bir ekosistemde rasyonel kalabilir mi? Bununla ilgili farklı sosyal bilim alanları ne diyor bakalım. 

Sosyal psikoloji literatürü, insanın karakterine fazlaca prim verip ortamın gücünü hafife almamızı "temel atıf hatası" olarak adlandırır. Bir olumsuzluk gördüğümüzde hemen bireyin ahlakını sorgularız "İnsanımız eğitimsiz, insanlarımız ahlaksız." Oysa en "mazbut" karakterler bile tasarlanışı bozuk bir bağlamın içine girdiğinde hızla aşınır. İnsan zihni yalıtılmış bir fanusta değil ki korunsun aksine insan canlısı maruz kaldığı ortamın ödül, ceza ve sosyal onay dinamikleriyle şekillenir.

​Ayrıca davranışsal ekonomi de bize yine şunu işaret ediyor, insanlar kusursuz rasyonel hesap makineleri değiller, çevrelerindeki "mimari" neyi kolaylaştırıyorsa ve neyi teşvik ediyorsa oraya doğru meylederler. Eğer bir toplumda vergisini düzenli ödeyenler ödemeyenler için çıkarılan aflarla cezalandırılıyor, trafikte şeridinde bekleyen arkada kalıyor, liyakatle bir yere gelmeye çalışanlar kayırmacılık duvarına çarpıyorsa; orada artık dürüstlük erdem değil, maliyetli bir bilişsel yük haline gelir.

​Sosyoloji durur mu o da benzer argümanlarla çıkıyor karşımıza ''Yapısal anomi''. Toplumun sunduğu meşru hedefler ile bu hedeflere ulaşmak için kurulan araçlar arasındaki denge koptuğunda, ahlaki pusula işlevini yitirir. Bireyler ne kadar "mazbut" yetiştirilirse yetiştirilsin, kuralların işlemediği, normların aşındığı bir ekosistemde dürüstlük sürdürülebilir bir strateji olmaktan çıkar ve bir zaafiyet haline gelir. 

İktisat literatüründeki ters seçim mekanizması tam da burada devreye girer. Zemin bozulduğunda, nitelikli ve dürüst olanlar sistemin dışına itilirken fırsatçı ve kural tanımaz   olanlar yer kazanır.

Oyun teorisine de göz atalım bakalım o ne diyor. "Mahkûmun İkilemi" mekanizması sokakta canlı canlı yaşanır. Oyuncular birbirine güvenemediği için kendinin en az cezayı alacağı mantıkla hareket eder. Herkes diğerinin kural çiğneyeceğini varsaydığında, "mazbut" kalmak tek taraflı kaybetmeyi göze almak demektir. Sistem, bireyleri ahlaksız oldukları için değil, hayatta kalmak veya geride kalmamak için güvensizlik stratejilerine iter. Sosyal sermayenin ve kurumsal güvenin eridiği bir zeminde, bireysel ahlak vaazları etkisiz bir temenniden öteye geçemez.

​Halk dili bu çaresizliği tek bir argo tabirle özetlerken aslında yapısal bir hakikati haykırıyor.    Balık baştan koktuğunda veya suyun aktığı borular paslandığında, bardağa doldurduğunuz  suyun berraklığı uzun sürmez.

​İnsan bu çaresizliğini bazen mizahla bazen kaba saba bir sitemle ifade eder "Bizim çocuk mazbut ama memleket bırakmıyor."

​Buradaki asıl tehlike ise bireylerin kabahati bütünüyle soyut bir "dış çevreye" atarak eylemsizleşmesidir. Oysa "memleket" denilen zemin, gökten inmiş metafizik bir alan değildir. Her birimizin gündelik tavizlerinden, "bu seferlik görmezden gelmelerinden", kural tanımazlığı pratik zekâ sanmasından beslenen kolektif bir inşaadır. Kurumların güven vermediği, hukukun bireylere eşit koruma kalkanı sağlayamadığı yerlerde, sadece bireylerin iyi niyetine güvenerek ayakta kalınamaz.

​Temiz su, paslı borulardan aktığında çamurlaşır. Bireylere durmaksızın erdem vaaz etmek yerine, boruları onaracak kurumsal adaleti, denetimi ve liyakati konuşmak zorundayız. 

Bireylere sürekli "daha ahlaklı ve sabırlı olun" diye parmak sallamakla olsaydı keşke dimi ama olmuyor maalesef. Çözüm dürüst olmayı "enayi" hissettirmeyecek, kurallara uymayı rasyonel kılacak adil teşvik mekanizmalarını ve kurumsal denetimi inşaa etmektedir. Aksi takdirde her kuşak, kendi yetiştirdiği pırıl pırıl çocukların çürük zeminlerde öğütülüşünü izleyip aynı kahredici cümleyi yinelemek zorunda kalır.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.