Alisa Çiçek AKYOLHaftalık ( Çarşamba )KENAR SÜSÜ
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Bir hayatın bütün hikâyesi bazen iki beyazın arasına sığar. Bir bebeğin bedenini ilk kez dünyaya karşı koruyan beyaz kundak ile yılların içinden geçerek bir kadının başında, omzunda ya da sandığında yerini bulan oyalı beyaz yazma...İkisi de beyazdır fakat beyaz aynı beyaz değildir.Beyaz kundakta henüz yaşanmamış olanın sessizliği vardır; oyalı beyaz yazmada ise yaşanmış olanın suskunluğu. Biri hayatın ilk cümlesidir, diğeri uzun bir hikâyenin kenarına düşülmüş not. Biri henüz hiçbir şey bilmeyen bedeni sarar; diğeri çok şey bilip çoğunu söylememeyi öğrenmiş bir hayatı.Belki de insanın bütün ömrü, bu iki beyazın arasında geçer.
Doğduğumuzda sarılır, yaşadıkça öğrenir, öğrendikçe değişir ve sonunda, hayatın bize öğrettiklerini taşıyan bir kumaşa dönüşürüz.Beyaz kundak, insanın dünyaya henüz anlam yüklemediği zaman olup bebek için dünya henüz iyi ya da kötü değildir. Güvenli ya da tehlikeli değilken güzel ya da çirkin de değildir. Bebek henüz dünyayı kavramlarla bölmemiş ve henüz “ben” ile “öteki” arasındaki sınırı bile tam olarak bilmeden sadece sarılır.Ve belki insanın bütün hayatı boyunca aradığı ilk güven duygusu da burada başlar.Kundak sadecebebeğin bedenini sarmaz; bilinmeyeni de sarar.Dışarıda kocaman, gürültülü ve anlaşılması güç bir dünya varken içeride sıcaklık, bir kalp atışı ve tanıdık bir koku vardır. İnsan belki de bütün ömrü boyunca ilk kundağının duygusunu başka biçimlerde arar. Bir evde, bir dostta, bir aşkta, bir ülkede, bir inançta, bir düşüncede...Çünkü insan sadece yaşamak değil güvende yaşayarak anlam bulmak ister.Fakat hayatın ironisi kundak bir süre sonra açılır, çocuk büyür, ayağa kalkar, düşer, tekrar kalkar yürür ve sonra evden çıkar.Bir zamanlar kendisini saran dünyanın dışına doğru ilerlerken o anda beyaz kundak geride kalır ama sarılma ihtiyacı bitmediği gibi sadece biçim değiştirir.Oyalı beyaz yazma belki de bu yüzden hayatın ikinci kundağıdır.Çünkü yazma da sarar fakat artık bedeni değil, hatırayı...Onun her oyasında bir elin zamanı vardır. Bir kadın iğneyi kumaşa batırırken sadece bir süs yapmaz, kendi zamanından küçük bir parça bırakır oraya. Bir çiçek, bir dal, bir yaprak, bir motif...İlmek ilmek işlenen şey aslında kumaş değil, zamandır.İnsan zamanı tutamaz, saat durmaz, çocuk büyür, anne yaşlanır, ev değişir, insanlar ölürken bazı sofralar bir daha kurulmaz ve bazı sesler bir daha duyulmaz.Fakat insan, kaybettiği zamanı fotoğraf, mektup, yüzük, sandık ve bazen oyalı beyaz bir yazma olan nesnelere emanet eder.Yazma bu nedenle sadece bir örtü değilhafızanın kumaş hâline gelmiş biçimidir.Bir kadın onu başına örttüğünde sadecesaçlarını örtmez; geçmişini de taşır. Belki annesinin ellerini, büyükannesinin sesini, çocukluğunun evini, bayram sabahlarını, düğünleri, cenazeleri, bekleyişleri...Hayatın bütün renkleri beyaz bir kumaşın kenarında birbirine değebilir tıpkı insanın hayatı gibi… Sevinç ile acı birbirinden bütünüyle ayrı ve doğum ile ölüm birbirine uzak değildir.Umut ile korku aynı kalpte yaşayabilir, bir evde bebeğin ağlamasıyla bir yaşlının suskunluğu aynı günün içinde bulunabilir.Biri hayatın başladığını söylerken diğeri hayatın ne kadar hızlı geçtiğini...Felsefe tam da burada başlar, insan, hayatın görünen yüzünden çok, görünmeyen anlamını sormaya başladığında.“Ne oldu?” sorusundan sonra “Bunun anlamı ne?” diye sorduğunda, beyaz kundak bize varoluşun başlangıcını hatırlatırken oyalı beyaz yazma ise varoluşun sadece başlamak olmadığını...İnsan doğmakla tamamlanmadığı gibi kendini zaman içinde kurar.
Aristoteles’in entelekhia düşüncesinde olduğu gibi, insanın içinde gerçekleşmeyi bekleyen bir imkân vardır. Bebek, sadeceküçücük bir beden değilhenüz gerçekleşmemiş bir hayat olup içinde sayısız ihtimal taşır.Ama hayat sadeceihtimallerden oluşmaz, seçimler, kayıplar, yanlışlar, pişmanlıklar, karşılaşmalar gelir ve insan, bütün bunların içinden geçerken kendisine bir biçim verir.Belki oyalı yazmanın kenarındaki motifler de bunun metaforudur.Merkezde sade bir kumaş vardır; hayatın kendisi, kenarında ise insanın ona kattıkları.İnsan da böyledir.Bizi sadecebaşımıza gelenler oluşturmaz, onlara verdiğimiz anlam da bizi oluşturur.Aynı acıyı yaşayan iki insan, aynı insan olmadığı gibi aynı kaybı yaşayan iki insan, aynı hikâyeyi yazmaz.Çünkü olaylar hayatın kumaşıysa, anlamlar onun oyasıdır.İşte bu nedenle kenar süsü hiç de önemsiz değildir.Belki de hayatın asıl hikâyesi kenarlarda görünür.Merkezde herkes doğar, büyür ve ölür fakat kenarda ne yaptığımız, nasıl sevdiğimiz, neye dayandığımız, kimi affettiğimiz, neye itiraz ettiğimiz, hangi sessizliği seçtiğimiz bizi birbirimizden ayırır.Bir insanın karakteri bazen büyük sözlerinde değil, küçük tekrarlarında ortaya çıkar.Bir başkasına nasıl baktığında, gücü eline aldığında ne yaptığına, kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığına, kaybettiğinde neye dönüştüğüne ve en önemlisi, incindiğinde içindeki iyiliği koruyup koruyamadığına...Oyalı beyaz yazmanın sabrı da buradadır; bir ilmek sonra bir ilmek daha.Bir çiçek bir anda ortaya çıkmaz, bir hayat da öyle.İnsan bir gecede bilgeleşmez.Acı çekerek, yanılarak, bekleyerek, vazgeçerek, yeniden başlayarak öğrenir.Bazen hayatın en büyük öğretmeni zamanın kendisidir.Zaman bize her şeyin geçici olduğunu öğretir ama geçicilik, değersizlik anlamına gelmez.Tam tersinebir şeyin değerini artıran, onun sonsuza kadar sürmeyecek olmasıdır.Bir bebeğin kundaktan çıkacağını bildiğimiz için o ilk sarılış kıymetlidir.Bir yazmanın bir gün sararacağını bildiğimiz için üzerindeki el emeği değerlidir.İnsan da geçicidir, evler değişirken sesler kaybolur ve bedenler yaşlanır.Hatıralar silikleşir fakat bazı anlamlar nesilden nesile geçer.Beyaz kundak bir çocuğun bedeninden çıkar; başka bir bebeğe, başka bir eve, başka bir zamana ulaşabilir.Yazma sandıktan çıkar; bir başın üzerinde yeniden hayat bulabilir.Böylece eşya, insandan daha uzun yaşayabilir fakat asıl önemli olan eşyanın yaşaması değil anlamın yaşamasıdır.Bir annenin şefkati çocuğuna geçiyorsa bir büyükannenin sabrı torununda devam ediyorsa, bir kadının emeği başka bir kadına cesaret veriyorsa işte o zaman hayat yalnızca biyolojik olarak değil, anlam bakımından da sürer.Belki kültür dediğimiz şey tam olarak insanların birbirlerine sadece eşya değil, anlam bırakmasıdır. Beyaz kundak ile oyalı beyaz yazma arasında görünmez bir bağ vardır. Dolayısıyla biri henüz konuşamayanın sessizlik diğeri artık her şeyi söylemenin gerekli olmadığını öğrenenin...Biri korunmayı beklerken diğeri dayanmayı bilir.Biri geleceğe bakarken diğeri geçmişe dönüp bakar fakat ikisinin de söylediği aynı şeyi duyarız:İnsan sarılmaya muhtaçtır.Bazen bir kumaşla bazen bir insanla, bazen bir sözle, bazen sadecebir hatırayla ve belki hayatın en büyük bilgeliği de burada gizlidir.İnsan, her şeyi kontrol edemeyeceğini öğrendiğinde olgunlaşır. Her şeyi değiştiremeyeceğini kabul ettiğinde değil; değiştirebildikleriyle değiştiremedikleri arasındaki sınırı fark ettiğinde...Kundak bize hayatın bize verilmiş tarafını hatırlatır, yazma ise bizim hayata kattığımız tarafı.İlkinde bize bir hayat verilir, ikincisinde o hayatın kenarlarını biz işlemeye başlarız.İşte insanın sorumluluğu tam burada başlar; Hangi motifi işleyeceğiz?Hangi rengi seçeceğiz?Neyi saklayacağız?Neyi aktaracağız?Ve bizden sonra gelenler, bizim hayatımızın kenarında ne görecek?Belki insanın ardında bıraktığı en büyük miras sahip olduğu şeyler değil, başkalarının hayatına bıraktığı izdir.Bu yüzden bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam eder; bir cümlede, bir alışkanlıkta, bir şarkıda, bir evin kokusunda, bir çocuğun davranışında ya da yıllardır sandıkta saklanan oyalı beyaz bir yazmada...Sonunda anlarız ki beyaz, sadece temizliğin rengi değil aynı zamanda başlangıç, hatıra, suskunluk, bekleyiş, bazen kaybettiklerimizin ardından içimizde kalan boşluk ve bütün bunların ötesinde beyaz, iki insan arasındaki görünmez bağdır.
Beyaz kundak bir gün açılır, çocuk büyür ve hayat onu kendi yoluna gönderir.Oyalı beyaz yazma ise belki bir sandığın içinde yıllarca bekledikten sonra bir gün bir el onu çıkarır.Üzerindeki sararmış oyalar hâlâ yerinde olup belki kumaş eskimiştir ama hikâye eskimemiştir.Çünkü hayatın bazı şeyleri zamanı aşar.İnsan gider ilmek kalır, el değişirken hatıra kalır.Ses susarken anlam kalır ve belki bütün bir ömrün özeti, o iki beyazın arasında saklıdır:Birinde dünyaya gelirken diğerinde dünyadan ne öğrendiğimiz görünür.İşte hayatın kenar süsü budur.Merkezinde doğum ve ölüm vardır kenarında ise insanın kendisi, nasıl yaşadığı, sevdiği, sabrettiği, direndiği, affettiği ve ardında nasıl bir iz bıraktığı...Belki de insan, hayatının sonunda kendisine “Ben bu hayatın kumaşına nasıl bir kenar süsü işledim?” diye sormalıdır. Çünkü herkes bir hikâyenin içinde doğar ama o hikâyenin kenarını herkes kendi elleriyle işler.