Alisa Çiçek AKYOLHaftalık ( Çarşamba )Kendine Doğru Bir Yolculuk
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Hayat bazen sabahın ilk ışığında yüzümüze dokunan serinlik, bazen gecenin sessizliğinde içimizden yükselen, cevabını bir türlü bulamadığımız o eski sorudur; “Ben gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?”
İnsanın en uzun yolculuğu, bir yerden başka bir yere gitmek değil; kendisine doğru yürümektir.Dünyaya gözlerimizi açtığımızda bize bir hayat verilir. Ailemizin değerleri, içinde bulunduğumuz toplumun kuralları, duyduğumuz sözler, gördüğümüz davranışlar, aldığımız eğitim ve yaşadığımız deneyimler, kişiliğimizin tuğlalarını birer birer örer. Çocukken bize anlatılan hikâyeler, gençken verdiğimiz kararlar, yetişkin olduğumuzda taşıdığımız sorumluluklar… Hepsi bizi biraz daha biz yapar ama burada tuhaf bir soru çıkar karşımıza; “Bütün bunların içinde gerçekten “ben” neredeyim?” Çünkü insan çoğu zaman kendisini başkalarının gözlerinden görmeye başlarken sorular peşi sıra gelir; “Ne derler? Beni nasıl değerlendirirler? Yanlış düşünürler mi? Benden beklenen bu mu? Bu sorular çoğaldıkça kendi sesimizin sesi azalır. Bir süre sonra başkalarının beklentilerini kendi arzularımız, onların doğrularını kendi doğrularımız, onların korkularını kendi korkularımız sanmaya başlarken farkına varmadan hayatımızı yaşamaktan çok, hayatımızın başkaları tarafından nasıl göründüğünü yaşamaya başlarız.Belki de insanın en büyük yabancılaşması burada kendinden uzaklaşarak başlar. Oysa felsefenin binlerce yıl önce kulağımıza fısıldadığı en sade çağrılardan “Kendini bil,” hâlâ aynı yerde duruyor. Kendini bilmek, sadecegüçlü yanlarını keşfetmek değil korkularını da bilmektir. Kırgınlıklarını, öfkelerini, zaaflarını, arzularını, sınırlarını, yeteneklerini ve suskunluklarını tanımaktır. Kendine bakarken sadecegüzel taraflarını değil, görmek istemediğin taraflarını da görebilmektir.Çünkü insan kendisini sadecesevdiği yanlarından ibaret sandığında kendisini tanımış olmaz kendisine hayran olmuş olur.Gerçek tanıma, biraz da cesaret ister kendi içimize dönüp “Ben neden böyle davranıyorum?” diye sorabilmek…“Neden bunu istiyorum?Bu gerçekten benim isteğim mi?Yoksa benden bekleneni mi yapıyorum?Bu kararı ben mi verdim?”İşte insanın kendisine yaklaşması böyle başlar.
Çocukluğumuzda sevgiyle büyütülmek, kendimize güvenmeyi öğrenmemiz açısından ne kadar önemliyse, yetişkin olduğumuzda kendimize vereceğimiz sevgi de o kadar önemlidir. İnsan büyüdükçe sevgiye ihtiyacı kalmadığını zanneder. Oysa yaş ilerledikçe sevginin biçimi değişir; gereksinimi değil.
Bir çocuğun başını okşamak kadar, yetişkin bir insanın kendisine “Sen olduğun hâlinle değerlisin.” diyebilmesi de iyileştiricidir.
En iyi okullarda okuyabiliriz. İyi bir meslek sahibi olabilir, çok para kazanabilir, başarılarla dolu bir özgeçmiş oluşturabiliriz. Fakat insanın içinde sevgiye ayrılmamış bir oda varsa, hayatın en görkemli evinde bile kendisini misafir gibi hissedebilir.
Çünkü başarı, insanın dış dünyasını büyütebilir; fakat insanın iç dünyasını tek başına iyileştiremez.
İnsan bazen kendisi için yaşamayı da öğrenmelidir.
Müzik dinlemek…
Kitap okumak…
Yürümek…
Bir ağacın altında oturmak…
Sessiz kalmak…
Düşünmek…
Gülmek…
Hiçbir işe yaramadığını düşündüğümüz bir şeyi yalnızca bizi mutlu ettiği için yapmak…
Bunların hepsi hayatın lüksü değil, hayatın kendisidir.
Ne gariptir ki “Boş zamanında ne yapıyorsun?” diye sorulduğunda müzik dinlemekten, kitap okumaktan, spor yapmaktan söz ederiz. Oysa bunlar boş zaman etkinlikleri değildir. Bunlar kendimize verdiğimiz zamanın biçimleridir.
Belki de asıl sorumuz şudur:
Neden kendimize ayırdığımız zamanı sürekli “boş zaman” olarak adlandırıyoruz?
Kendimiz için ayırdığımız zaman gerçekten boş mudur?
Yoksa hayatımızın en dolu zamanı mıdır?
Gün boyunca herkesle ilgileniriz. Çocuğumuzun ne yaptığını, eşimizin ne düşündüğünü, komşunun ne söylediğini, iş arkadaşının ne hissettiğini, toplumun ne beklediğini düşünürüz.
Fakat akşam olup yalnız kaldığımızda kendimize şu soruyu sormayı unuturuz:
“Ben bugün nasıldım?”
Belki de çocuklarımıza verebileceğimiz en değerli eğitim, kendilerini tanımalarına izin vermektir.
Onlara yalnızca başarılı olmayı değil, ne istediklerini sormayı öğretmek…
Yalnızca sınav kazanmalarını değil, kendi hayatlarının sınavında hangi soruların önemli olduğunu düşündürmek…
Başkalarının çocuklarıyla yarışmak yerine kendi potansiyellerini keşfetmelerine alan açmak…
Çünkü çocuk, yalnızca büyütülen bir beden değildir. Kendi hayatının anlamını arayan küçük bir insandır.
Biz ise çoğu zaman ona kendi yarım kalmış hayallerimizi giydiririz.
“Şu mesleği seç.”
“Böyle davran.”
“Bunu yaparsan insanlar seni sever.”
“Böyle yaşarsan başarılı olursun.”
Sonra çocuk büyür.
Üniversiteyi kazanır ama mutlu olmaz.
Bir meslek edinir ama kendisini o meslekte bulamaz.
Âşık olduğunu sanarak evlenir ama yıllar sonra aşk sandığı şeyin belki de başkalarının ona öğrettiği bir hayat biçimi olduğunu fark eder.
İş değiştirir.
Şehir değiştirir.
İnsan değiştirir.
Bazen bütün dünyayı değiştirir ama bir türlü kendisine ulaşamaz.
Çünkü sorun çoğu zaman hayatın yanlış yerde olması değil, insanın kendi içindeki pusulayı kaybetmesidir.
Özgürlük yalnızca istediğimiz yere gidebilmek değildir.
Özgürlük, kendi kararımızın sorumluluğunu alabilmektir.
Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu düşüncesinde insanın özgürlüğü aynı zamanda sorumluluğunu da beraberinde getirir. Seçmek zorundayızdır; seçmemek bile bir seçimdir. Bu nedenle hayatımızı başkalarının ellerine bıraktığımızda aslında sorumluluğumuzu da başkasına devretmiş oluruz.
Sonra işler yolunda gitmediğinde suçlayacak birilerini buluruz.
Aile…
Toplum…
Eş…
Patron…
Şartlar…
Hayat…
Oysa bazen insanın kendisine sorması gereken en zor soru şudur:
“Ben bu hayatın neresinde kendi payımı alıyorum?”
Bu soru acıtır.
Ama iyileştirir de.
Çünkü insan sorumluluğunu gördüğü yerde değişme gücünü de görmeye başlar.
Hepimiz hata yaparız.
Yanlış insanlara güveniriz.
Yanlış kararlar veririz.
Bazen korktuğumuz için gideriz, bazen gitmemiz gerektiği hâlde kalırız.
Bazen sevmediğimiz bir hayatı sırf alıştığımız için sürdürürüz.
Bazen de kendi sesimizi susturup başkalarının alkışını bekleriz.
Fakat hiçbir hata insanın bütün hayatını tanımlamak zorunda değildir.
Bir yanlış karar, yanlış bir hayatın tamamı değildir.
İnsan yeniden başlayabilir.
Belki de olgunluk, hiç hata yapmamak değil; yaptığı hataya bakıp ondan kendisine bir yol çıkarabilmektir.
Hayatı olduğu gibi kabul etmek de budur.
Kabullenmek, boyun eğmek değildir.
Kabullenmek, olanı inkâr etmeyi bırakıp onunla ne yapabileceğimize bakmaktır.
Bir sufi hikâyesi anlatılır.
Güzel, mehtaplı bir gecede bir adam suyun başına oturmuş, ayın sudaki yansımasını hayranlıkla seyrediyormuş. O sırada oradan geçen bir sufi adama sormuş:
“Ne yapıyorsun?”
Adam:
“Aya bakıyorum.” demiş.
Sufi, adamın ensesine hafifçe vurup gökyüzünü göstermiş:
“Başını kaldır! Ay yukarıda. Sen neden yalnızca yansımasıyla yetiniyorsun?”
Belki hepimiz zaman zaman o adamız.
Gerçeğin kendisi gökyüzünde dururken, sudaki yansımalarla yetiniyoruz.
Başkalarının bizim hakkımızda söyledikleriyle…
Kendi hakkımızda oluşturduğumuz eski hikâyelerle…
Geçmişte yaptığımız hatalarla…
Korkularımızla…
Önyargılarımızla…
Oysa yansıma, gerçek değildir.
Kendimize dair düşüncelerimiz de her zaman kendimiz değiliz.
“Ben yapamam.”
“Ben yeterince iyi değilim.”
“Artık çok geç.”
“Ben böyleyim.”
“Benden bu kadar.”
Bunların bazıları gerçek değil; yıllarca kendimize tekrar ettiğimiz cümlelerdir.
İnsan bazen kendi hapishanesinin hem mahkûmu hem gardiyanı olur.
Öyleyse başımızı biraz kaldırmanın zamanı gelmiştir.
Yaşımız kaç olursa olsun…
Çünkü hayatın bazı başlangıçları takvimle değil, farkındalıkla başlar.
Kırkında kendini tanıyan biri, yirmisinde kendini kaybetmiş olabilir ama yine de geç kalmış sayılmaz.
Altmışında kendi sesini bulan biri, hayatının geri kalanını başkalarının sesine teslim etmek zorunda değildir.
Çünkü insanın yaşı ilerledikçe hayatı küçülmez; bazen yalnızca hayatın ne olduğunu daha iyi görmeye başlar.
Mesele kusursuz olmak değildir.
Mesele kendimize karşı dürüst olmaktır.
Korkuyorsak korktuğumuzu söylemek…
Üzülüyorsak üzgün olduğumuzu kabul etmek…
Yanlış yaptıysak özür dilemek…
Bir şeyi istemiyorsak “hayır” diyebilmek…
Bir şeyi gerçekten istiyorsak onun arkasında durabilmek…
Ve en önemlisi, kendimizi başkalarının ölçüleriyle tartmaktan vazgeçmek.
Hayat bize verilmiş tamamlanmış bir metin değildir.
Her gün yeniden yazılan bir cümledir.
Bazen kelimesini yanlış seçeriz.
Bazen bir paragrafı silmek gerekir.
Bazen uzun süre aynı cümlenin içinde takılı kalırız.
Ama kalem hâlâ elimizdedir.
Belki de hayatın bize verdiği en büyük armağan budur:
Yeniden yazabilme ihtimali.
Öyleyse ey hayat!
Senden kusursuz olmanı istemiyorum.
Bana yalnızca kendimi unutmadan yaşama cesareti ver.
Başkalarının çizdiği yollarda yürürken kendi yönümü kaybetmeyeyim.
Korkularımı inkâr etmeden onların içinden geçebileyim.
Kendime kızmak yerine kendimi anlayabileyim.
Geçmişimi bir zincir değil, bir öğretmen olarak görebileyim.
Ve içimde hâlâ oyun oynamak, gülmek, merak etmek, şaşırmak isteyen o çocuğun elini bırakmayayım.
Çünkü belki de hayatın en büyük bilgeliği, insanın büyürken içindeki çocuğu kaybetmemesidir.
Bir gün aynaya baktığımızda başkalarının görmek istediği kişiyi değil, kendimiz olmayı seçtiğimiz kişiyi görebilmek…
İşte belki gerçek başarı budur.
Ve o gün insan, hayatın kendisine sorduğu en eski soruya nihayet cevap verebilir:
“Sen kimsin?”
Cevap kısa olabilir:
“Ben, kendime doğru yürümeyi nihayet öğrenen bir insanım.”
İşte o zaman hayat, yalnızca yaşanmış günlerin toplamı olmaktan çıkar.
Bir anlam yolculuğuna dönüşür.
Ve insan, ayın sudaki yansımasına bakmayı bırakıp başını kaldırır.
Gökyüzüne bakar.
Sonra derin bir nefes alır.
Ve ilk kez gerçekten kendi hayatına bakar.