Alisa Çiçek AKYOLAlisa Çiçek AKYOL · Haftalık ( Çarşamba )Kadının Dokunduğu Yerde Hayat Değişir
Kadınların sosyal sorumluluk projelerindeki emeği, toplumsal dayanışmayı güçlendirirken daha adil ve insani bir geleceğin inşasına katkı sağlıyor.
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Bir toplumun nasıl bir geleceğe yürüdüğünü anlamak için yalnızca ekonomik göstergelerine, siyasi kararlarına ya da teknolojik gelişmişliğine bakmak yeterli değildir. O toplumun kırılgan olana nasıl davrandığına, çocuğuna, yaşlısına, engellisine, yoksuluna, doğasına ve sessizce yardım bekleyen insanına nasıl baktığına da bakmak gerekir. Çünkü sosyal sorumluluk, aslında insanın başka bir insanın hayatına karşı duyduğu sorumluluğun görünür hâle gelmesidir. Ve kadınlar, bu görünürlüğün en güçlü taşıyıcılarından biri olmuştur. Kadının sosyal sorumluluk projelerinde yer alması, yalnızca bir yardım faaliyetinin parçası olmak değildir. Bu katılım, kadının kendisini yalnızca aile içinde tanımlayan geleneksel rolün dışına çıkarak toplumsal yaşamın öznesi hâline gelmesidir. Kadın bir proje yürütürken, bir çocuğun eğitimine destek olurken, engelli bireylerin hakları için mücadele ederken, çevreyi korumak için çalışırken veya afet sonrasında dayanışma ağı kurarken aslında şu cümleyi kurmaktadır: “Bu toplum benim de sorumluluğumdur.” Bu cümle, basit görünse de büyük bir dönüşümün başlangıcıdır. Çünkü toplum olmak, aynı coğrafyada yaşamak değildir. Toplum olmak, birbirimizin hayatına karşı sorumluluk hissetmektir. Kadınların sosyal sorumluluk alanındaki ilgisini yalnızca “yardım etme duygusu” ile açıklamak ise eksik kalır. Kadının toplumsal sorunlara duyarlılığı; yaşam deneyimleri, bakım emeği, dayanışma kültürü, empati kapasitesi ve karşılaştığı eşitsizliklerle birlikte değerlendirilmelidir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Kadınların toplumsal sorumluluk üstlenmesini yalnızca doğuştan gelen bir özellik gibi görmek, kadının emeğini romantikleştirmek ve görünmezleştirmek tehlikesini taşır.
Kadınlar yardım eder çünkü “kadın oldukları için” değil; yaşadıkları toplumun sorunlarını görür, bu sorunlardan etkilenir, çözüm üretmek ister ve çoğu zaman bunun için ciddi bir emek harcarlar. Üstelik bu emek çoğu zaman görünmezdir. Bir derneğin toplantısını organize eden, çocuklar için kitap toplayan, yaşlıların ihtiyaçlarını takip eden, afet bölgesine yardım gönderen, sokak hayvanları için gönüllü çalışan, engelli bireylerin yaşamını kolaylaştıracak projeler geliştiren, mahallede dayanışma ağı kuran kadınların yaptığı işlerin önemli bir bölümü ekonomik bir karşılık üretmez. Ama toplumsal değer üretir. İşte burada sosyal sorumluluğun önemli bir paradoksuyla karşılaşırız: Ekonomik değeri olmayan bir emek, toplumsal açıdan son derece değerli olabilir. Kadınların sosyal sorumluluk projelerinde aktif olması, aynı zamanda kamusal alanın da yeniden şekillenmesine katkı sağlar. Çünkü kadın yalnızca yardım alan bir birey değil, çözüm üreten, karar veren, proje geliştiren ve toplumsal politika üzerinde etkide bulunan bir aktör hâline gelir. Bir kadın engelli bireyler için erişilebilirlik projesi hazırladığında yalnızca birkaç kişinin hayatını kolaylaştırmaz. Şehrin nasıl tasarlanması gerektiği konusunda yeni bir düşünce ortaya koyar. Bir kadın kız çocuklarının eğitimi için çalıştığında yalnızca birkaç öğrencinin eğitimine katkıda bulunmaz. Eğitimin toplumsal eşitsizlikleri azaltmadaki rolünü görünür kılar. Bir kadın çevre projesinde yer aldığında yalnızca birkaç ağacı korumaz. İnsan ile doğa arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesine katkı sağlar. Bu nedenle sosyal sorumluluk projelerini küçük iyiliklerin toplamı olarak görmek yerine, toplumsal değişimin küçük laboratuvarları olarak değerlendirmek gerekir. Felsefe bize önemli bir soru sorar: “İyi bir insan olmak ne demektir?” Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Ancak iyi olmanın yalnızca düşüncede kalmadığını söyleyebiliriz. Değerler, davranışa dönüştüğünde anlam kazanır. Adalet savunuluyorsa adalet için bir şey yapmak gerekir. Eşitlik önemliyse eşitsizliklerin azaltılması için çalışmak gerekir.
İnsan onuru değerliyse onur kırıcı koşulların değiştirilmesi gerekir. Dolayısıyla sosyal sorumluluk, düşüncenin eyleme dönüşmüş hâlidir.
Kadınların bu alandaki varlığı da bu nedenle yalnızca istatistiklerle ölçülebilecek bir konu değildir. Asıl mesele, kadınların karar alma süreçlerinde ne kadar yer aldığı, projelerin yönetiminde ne kadar söz sahibi olduğu ve ürettikleri fikirlerin kurumlar tarafından ne ölçüde dikkate alındığıdır. Çünkü gönüllülük ile güçlenme aynı şey değildir.
Bir kadın yıllarca sosyal sorumluluk projesinde çalışabilir; fakat karar mekanizmalarının dışında bırakılıyorsa toplumsal dönüşümün öznesi değil, yalnızca uygulayıcısı hâline gelebilir. Oysa gerçek dönüşüm, kadının yalnızca “yardım eden” değil, sorunu tanımlayan, çözümü tasarlayan, karar veren ve sonuçları değerlendiren kişi olmasıyla mümkündür.
Bu noktada kurumlara da önemli bir sorumluluk düşmektedir. Belediyeler, kamu kurumları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör; kadınların sosyal sorumluluk alanındaki enerjisini yalnızca gönüllü emek olarak görmemelidir. Kadınların bilgi, deneyim ve liderlik kapasitesinden yararlanacak katılımcı mekanizmalar oluşturulmalıdır. Çünkü bir toplumun gelişmişliği, yalnızca kadınların sosyal sorumluluk projelerine katılmasıyla değil, bu katılımın karar alma gücüne dönüşmesiyle ölçülür. Belki de sosyal sorumluluğun en güzel tarafı şudur: İnsan bir başkasının hayatına dokunurken kendi hayatının anlamını da yeniden keşfeder. Bir çocuğun gözlerindeki umut, bir yaşlının yüzündeki tebessüm, bir engelli bireyin bağımsız hareket edebilmesi, bir kadının kendi ayakları üzerinde durabilmesi, bir ağacın korunması…
Bunların her biri bize aynı gerçeği hatırlatır: Dünya yalnızca büyük kararlarla değişmez. Bazen bir insanın başka bir insan için attığı küçük bir adımla değişmeye başlar. Kadınların sosyal sorumluluk projelerindeki varlığı da işte bu küçük adımların büyüyerek toplumsal bir harekete dönüşmesidir.
Ve belki de mesele kadınların topluma ne verdiğinden önce, toplumun kadınların verdiği emeği ne kadar gördüğüdür.
Çünkü görünmeyen emek zamanla unutulur.
Görülen, değer verilen ve desteklenen emek ise geleceği inşa eder.
Bu yüzden kadınların sosyal sorumluluk alanındaki varlığını sadece alkışlamak yetmez. Onların bilgi ve deneyimlerini karar mekanizmalarına taşımak, emeğini görünür kılmak, liderliğini desteklemek ve ürettikleri projeleri sürdürülebilir hâle getirmek gerekir.
Çünkü sosyal sorumluluk, bir gün düzenlenen bir yardım kampanyası değildir.
Bir yaşam biçimidir.
Ve toplumun vicdanı, çoğu zaman büyük kürsülerde değil; sessizce bir başkasının elinden tutan insanların arasında konuşur.
Kadınların o seslerden biri değil, o sesin kurucularından biri olması ise sadece kadınlar için değil, bütün toplum için daha güçlü, daha adil ve daha insani bir gelecek anlamına gelir.