Funda ÖZYURTKöşe YazarıKADIN ŞAİRLER NEDEN TANINMAZ?

Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
1. Erkek Egemen Edebiyat Kanonu ve "Evrensel" Yanılsaması
Edebiyat tarihi, uzun yüzyıllar boyunca erkek akademisyenler, eleştirmenler ve antoloji hazırlayıcıları tarafından yazılmış ve şekillendirilmiştir. Bu süreçte erkeklerin deneyimleri “evrensel”, kadınların deneyimleri ise “yerel”, “özel alan” ya da “duygusal” olarak etiketlenmiştir.
Bir erkek şairin yazdığı aşk, varoluş veya toplum şiiri evrensel kabul edilirken; kadının yazdığı benzer temalar kolaylıkla “feminen” ya da “ikincil” bir kategoriye sıkıştırılmıştır. Kamuoyunu belirleyenler erkek olunca, edebiyatın zirvesi olarak kabul edilen isimler de kaçınılmaz olarak erkeklerden oluşmuştur.
2. Kamusal Alan ve Özel Alan Ayrımı
Tarih boyunca sanat, edebiyat ve felsefe gibi kamusal alanlar erkeklerin tekeline bırakılmıştır. Kadınlar ise ev içine, anneliğe ve bakım emeğine hapsedilmiştir. Şiir yazmak, yayımlatmak, edebi meclislerde yer almak ya da kahvehanelerde tartışmak erkekler için bir yaşam tarzıyken; kadınlar için ya lüks ya da ayıplanan bir uğraş olmuştur. Evin ve çocukların sorumluluğunu tek başına omuzlayan kadınlar, yaratıcı yazarlık için gerekli olan zamana, zihinsel alana ve yalnızlığa çok daha zor ulaşabilmiştir. Mesela 1400lerde Fatih Sultan Mehmed’e divan yazan Zeynep Hatun; evlenene kadar daimi katılımcısı olduğu Şehzade Ahmet’in sarayındaki şiir sohbetlerine, evlendikten sonra katılması kocası tarafından yasaklanmıştır. Örneğin; 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’e divan yazıp sunacak kadar iddialı ve yetenekli bir şair olan Zeynep Hatun, evlenene kadar daimi katılımcısı olduğu Şehzade Ahmet’in sarayındaki şiir sohbetlerine katılımı, evlendikten sonra kocası tarafından yasaklanmıştır… Bu durum onun sanatsal üretim alanını ve kamusal görünürlüğünü doğrudan kısıtlamıştır. Daha vahimi yazdığı o divan bile kayıptır.
3. Tarihsel Örtbas Etme ve "Unutturma" Politikaları
Geçmişte yazan, üreten pek çok kadın şair ya hiç yayımlanamamış, ya erkek takma adlarıyla (müstear isimlerle) yazmak zorunda kalmış ya da öldükten sonra eserleri aileleri veya mirasçıları tarafından “edebe aykırı” ya da “gereksiz” bulunarak yok edilmiştir. Osmanlı döneminden Cumhuriyet'e kadar pek çok kadının divanlarında ya da eski defterlerinde kalan şiirleri gün ışığına çıkamamıştır. Çıkanlar ise hak ettikleri tarafsız akademik ve eleştirel incelemeden mahrum bırakılmıştır.
4. Eleştirmenlerin ve Yayıncıların Önyargıları
Edebiyat dünyasındaki güç odakları (yayın evleri, dergi editörleri, edebiyat ödüllerini jürileri) geleneksel olarak erkeklerin elinde olmuştur. Kadın şairlerin dosyaları değerlendirilirken ya da eserleri eleştirilirken önyargılı yaklaşımlara maruz kalmışlardır. “Kadın şair” tanımı bile başlı başına bir ötekileştirmedir; çünkü “erkek şair” diye bir kategori yokken, kadınlar için bu sıfatın kullanılması onların sanatını her zaman ana akımın dışında tutmuştur.
5. Rol Modellerin ve Görünürlüğün Eksikliği
Genç bir kadın şair yetişirken geçmişte örnek alabileceği, sesini duyurabilmiş öncü kadın şairlerin sayısı çok azdır. Görünürlüğün az olması, yeni nesillerin bu alanda var olma cesaretini kırmakta veya süreci çok daha yorucu hale getirmektedir. “Zaten kadınlar bu işte o kadar da başarılı olamaz” şeklindeki eril toplumsal algı, kadınların özgüvenini ve üretim motivasyonunu içeriden ve dışarıdan kuşatmaktadır.
Özetle; kadın şairlerin yeterince tanınmaması bir yetenek meselesi değil, tamamen tarihsel, politik ve yapısal bir eşitsizlik meselesidir. Neyse ki son yıllarda feminist eleştirinin güçlenmesi, unutulan kadın yazarların arşivlerden çıkarılması ve bağımsız mecraların artmasıyla bu dengesizlik yavaş yavaş da olsa sarsılmaktadır.